italiano
Fatih Mika  
 
Güncel
  Geri Dönüş II
  Anneme
  Work Shop
  Kestane
  Mezlaka-i Akdâm
  Modissima feat. Turkey Contemporary Art
  Sergi
  Segno e Insegno
  Çağdaş Türkiye
  40. Sulmona Sergisi 2013
  Gravür Sanatçısı: Fatih Mika
  İzler
  Atölye
  Beklemenin Tadı
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Noel Kokteyli
  deniz kızı
  bahane olmalı
  Edebi Ruhun Resme Aksi
  iyi ki saklamışım
  ayvansaray
  İşkence
  bir güvercin
  siyah selvi
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Ahlat Ağacı
  Küpeler
  cam kırıklarıyla
  Kaktüs
  otlar
  Bonsai
  doldurup heyecanları
  Tebessüm
  Mimar Sinan
  Bulla
  Serçeler
  Değer
  Kumlu Begonya
  Aşk-Meşk
  İrfan Baba
  Deli Sanat
  Çapari
  spookyman
  Ischia Adası II
  Atölye
  bir rüzgar okşar
  Kes Yapıştır
  Arte 3
  boğaziçinde
  yandaki çiçek
  Ben Çingene Olmak İstiyorum
  gecenin dalı yok
  napoliden geçerken
  med cezir
  Picasso
  calò
  Mara
  Antico Caffe Greco
  Dirsek Teması
  Cara Pippa
  İki Kaptan
  Roma Leonardo da Vinci Havaalanı
  San Valentino
  Duman
  Kar Tanesi
  Aziz
  Fatbarla*
  Roma'ya Başlamak
  bisiklet
  Saatler
  Bahçem
  Yaşamak
  Fink Fink II
  Fink Fink
  Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? IV
  Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? III
  Ischia Adası
  Minoo
  Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? II
  Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? I
  Albrecht Dürer
  bir özlemim kalmış
  Çiçekler
  Sanatta raslantının denetimi
  Agop Mehmet Ali
 
 
Aralık
30
2007
Aziz
Roma dışındaki bir ortaokulda verdiğim gravür kursundan dönüyorum. Çalışma arkadaşım beni otobüs durağında bırakıyor. Gelen kalabalık otobüse zar zor biniyorum, elimde dosyalar, koltuğumun altında naylona sarılmış nemli gravür  kağıtları var. Kalabalığın arasına yerleşmeye çalışırken telefonum çalıyor. Ayşe, ‘merhaba’ diyor. Hemen, bu merhabanın olağan bir merhaba olmadığını anlıyorum. Nedense aklıma ağbeyim geliyor, çünkü Ayşe’nin ağbeyimle iş ilişkileri var, aynı alanda çalışıyorlar.

Ağzına kadar tıkabasa dolu bir otobüsün içinde elleri paketlerle dolu bir adam, yolcuların bilmediği bir dili konuşuyor. Ayşe “Aziz oldü.” diyor. Ben durumu kavrayamıyorum, ne yapacağımı kestiremiyorum, kalabalık otobüste daha da daralıyorum. Trafik, aksam trafiği, otobüs ilerliyemiyor, dışarı çıkmak istiyorum, durağa bir türlü gelemiyoruz.

Duraga geldiğimde hemen kendimi dışarı atıyorum. Bu zamansız ölüm kendini kabul ettirmek için anilarımızı gözlerimin önüne seriyor. Bir ,iki, beş, on değil yüzlerce anı. Bazıları küçük küçük, bazıları kocaman; ama, hepsi bizleri biz yapan anılar. Vücudumu, kafamı kontrol edemiyorum, sadece yürüyorum. Eve gelip kapıyı açtığımda kızım sevinçle bir arkadaşımın beni telefon ilr aradığıni söylüyor, ben boşalıyorum. Ağlaya ağlaya mutfağa giriyorum, lavaboda bulaşıklar var. Öglen aldığım hamsileri temizleyip yıkamak için önce bulaşıkları yıkamam gerekiyor. Ağlaya ağlaya bulaşıkları yıkamaya başlıyorum. Ambra şaşkın “baba ben yıkayayım” diyor. Bulaşıkları yıkaması için Amra’ya bırakıyorum. Ambra, hayatında ilk defa beni ağlarken görüyor ve ilk defa bulaşık yıkıyor. Ben ağlıyorum. Sonra hamsileri temizlemeye başlıyorum. Gözümün önünde Karadeniz’in evladı Aziz, halkevinde talaş sobası üzerinde pişirdiğimiz hamsi buğulamaları. Kulağımda bir kadın çığlığı: ‘Uyyy anam’

Birgün talaş sobasının talaşı devriliyor, halkevi duman içinde. Aziz tekstilde çalışan Sarı Suat ile birlikte soba yansın diye talaşların ortasındaki deliği açmaya çalışıyorlar. Talaşların ortasında ki deliği açtıklarında sıcaktan birikmiş gaz alev alıp parlıyor. Sobanın başındakilerin saçları kirpikleri yanıyor, Aziz’e bir şey olmuyor. Uzun boyuna alevler yetişemiyor.

Oysa şimdi gözlerim yaşlı, bu ölümün Aziz’e yetişmesine bir türlü katlanamıyorum.

Fatih Mika