italiano
Fatih Mika  
 
Güncel
  Geri Dönüş II
  Anneme
  Work Shop
  Kestane
  Mezlaka-i Akdâm
  Modissima feat. Turkey Contemporary Art
  Sergi
  Segno e Insegno
  Çağdaş Türkiye
  40. Sulmona Sergisi 2013
  Gravür Sanatçısı: Fatih Mika
  İzler
  Atölye
  Beklemenin Tadı
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Noel Kokteyli
  deniz kızı
  bahane olmalı
  Edebi Ruhun Resme Aksi
  iyi ki saklamışım
  ayvansaray
  İşkence
  bir güvercin
  siyah selvi
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Ahlat Ağacı
  Küpeler
  cam kırıklarıyla
  Kaktüs
  otlar
  Bonsai
  doldurup heyecanları
  Tebessüm
  Mimar Sinan
  Bulla
  Serçeler
  Değer
  Kumlu Begonya
  Aşk-Meşk
  İrfan Baba
  Deli Sanat
  Çapari
  spookyman
  Ischia Adası II
  Atölye
  bir rüzgar okşar
  Kes Yapıştır
  Arte 3
  boğaziçinde
  yandaki çiçek
  Ben Çingene Olmak İstiyorum
  gecenin dalı yok
  napoliden geçerken
  med cezir
  Picasso
  calò
  Mara
  Antico Caffe Greco
  Dirsek Teması
  Cara Pippa
  İki Kaptan
  Roma Leonardo da Vinci Havaalanı
  San Valentino
  Duman
  Kar Tanesi
  Aziz
  Fatbarla*
  Roma'ya Başlamak
  bisiklet
  Saatler
  Bahçem
  Yaşamak
  Fink Fink II
  Fink Fink
  Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? IV
  Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? III
  Ischia Adası
  Minoo
  Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? II
  Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? I
  Albrecht Dürer
  bir özlemim kalmış
  Çiçekler
  Sanatta raslantının denetimi
  Agop Mehmet Ali
 
 
Ağustos
19
2007
Ischia Adası



Yaklaşık yirmi yıldır her yaz Ischia Adası’na mutlaka uğruyoruz. Bu adada Cosetta’ların aileden kalma üçyüzelli yıllık bir evleri var. Adaya, eğer trenle ve Napoli üzerinden gidersek; yolun en can sıkıcı kısmı bizi tren istasyonundan limana göturen 1 Numaralı tramvayda hırsızlarla boğuşmak. Küçük suçlara girdiği düşünülerek, İtalyanların bir türlü ciddi bir şekilde üzerine gitmedikleri ciddi bir sorunları. Roma’da ki cepcilere nazaran Napoli’de ki cepciler Napolili de oldukları için çok hırçınlar.
 
Bazen de Napoli’ye girmeyip Ischia’ya gidecek vapura Pozzuoli’den biniyoruz. Bağırış, çağırışları: Güzel meyve ve balık tezgahları; Birbirlerinin içine girmiş ruhsatsız evleri: Makarna ve pizza şişkosu kızları, kadınları; Boyunlarında ve bileklerinde kalın zincirli altın künyeler ve kolyelerle hep kavga etmeye hazır duran erkekleri; Boyaları dökülmüş büyük binaları; Daha çok ötsünler diye saka kuşlarının gözlerine mil çeken  serserileri; Arabalı vapur kuyrukları: Doğru düzgün olmayan yollarında ki trafiği ile hemen Napoli’de olduğunuzu anlıyorsunuz. Ama ben Pozzuoli’den her geçişimde onu yine de gözlerimle okşuyorum. Çünkü Pozzuoli Sofia Loren’in doğduğu kasaba.
 
Ischia, Napoli’nin bir çok özelliğini taşımasına karşın nihayet bir ada. Turizme bağlı olarak daha güvenli. Ischia’li çocuklar altından kalkamadıkları bir suç işlediklerinde hemen bunu Napolili çocuklara yüklerler. İçine altı belediyenin sığacağı kadar büyük, volkanik bir ada olan Ischia’da otuzun üzerinde krater ve Avrupa’nın radyoaktifisesi en yüksek olan kaplıcaları var. Adaya bir yığma köprü ile bağlı küçük bir adanın üzerinde, Türk korsanlardan kaçıp sığınmak için yapılmış bir de kale var. Yani adaya ilk gelen Türk ben değilim. Yetmişli yıllarda eşiyle bu adaya gelip yaşamış ünlü sanatçımız Fahrünisa da var. Simdi bir çoğu daha sakin yerlere kaçmış olsalar da, birçok ünlüye ev  sahipliği yapmış Ischia.
 
Ischia’dan bende kalan anıların içinde bitip tükenmeyen tamiratlar var. Her geldiğimde evin bir tarafina dokunuyorum ve bu dokunmalar beni tarihin içine götürüyor. Adaların bitip tükenmeyen su sorunu son birkaç yıl içinde çözüldü ise de hep su depolarına bağlı bir yaşam. Buna ben zaten İstanbul’dan alışığım. Su depolarından önceki tarihlerde evlerin sarnıçları ve her sarnıçın içinde, larvaları yiyip suyu temiz tutan bir yılan balığı var.
 
2002’nin yazında havalar berbat geçiyor, eve kapanıyoruz. Cosetta iş yaratıp çalışma odasının perdelerini yıkayalım diyor. Ben beş metrelik merdiveni açıp perdelere ulaşmaya çalışıyorum. Benim kancayı takmama zaafımdan yararlanan merdiven açılıyor, bulutların arasından merdivenin kalaslarının üzerine düşüyorum. Merdiven de onyedinci yüzyıldan kalma bir presepienin (İsa’nın doğuşunu insan, hayvan ve eşya vb. figürlerle anlatan üç boyutlu maket.) üzerine düşüyor. Bütün anatomim karışıyor, sırtım omuzum kalçalarım acılar içinde. Ama düştüğümde en fazla hissetiğim, omurgamın vücudumun içinde gezinmesi. Tek gözle ve tek böbrekle yaşanabileceğini bizzat kendi deneylerimle bilmeme rağmen omurgasız ne yapabileceğimi bilemiyorum. Hemen onu kontrol etmek isteyip doğrulmaya çalışıyorum ve doğrulmayı beceriyorum. Bütün acılarımı unutmaya çalışırken gözüm presepieye kayıyor. Sadece kendimi degil Hristiyanlığın tarihini de dağıttığımı fark ediyorum. Meryem Ana, kara yosunlarının içine düşen Aziz Giuseppe’nin kucağına; Çocuk İsa, eşeğin sırtına; Yemlik, ineğin önüne gidiyor. İlk gençliğimde çok dağıtmak istediğim dinlere hala inanmasam bile onlara inananlarla yaşamayı becerdiğim bir zamanda bu hoşuma gitmiyor. Üstelik bu defa dağıttıklarımı yerli yerine koymak bana düşüyor. Hemen Cosetta’ya gidip karıştırdığım tarihi nasıl düzelteceğimi soruyorum, bu benim tek başıma becerebileceğim bir iş değil. Cosetta da yıllardır Baha’i olduğu için içimde biraz şüphe olsa da sorumluluğu kendi üzerimden atabileceğimi düşünüyorum. Aradan bir kaç gün geçince ağrılarım azalıyor, havanın berbatlığı azalmıyor. İşin ilginç tarafı, paramparça olmuş presepienin parçaları kırılmamış, sanki usta bir el tarafından sokülmüş gibiler, hatta camekanın dört tarafındaki antika, dalgalı camlar o kadar yüksekten düşmelerine rağmen kırılmamışlar. Parçaların önüne oturup teker teker yapıştırmaya başlıyorum. Camekanı tamamladıktan sonra Meryem Ana’nın İsa’yı doğurduğu mağaranın kayalıklarını tamamlıyor, beşik yerine kullanılan yemliğin içine Bebek İsa’yı, onun yanıbaşına Meryem Ana’yı ve Aziz Giuseppe’yi, mağarayı ısıtan eşeği ve ineği koyuyorum. Hem ailenin tarihine, hem de Hristiyanlık tarihine saygısızlık etmemenin huzuru içinde rahatlıyorum.
 
Ischia büyük bir ada oldugu için denizci ve balıkçı değil de köylü bir gecmişe sahip. Hatta “Yeşil Ada” da diyorlar. Fakat dünyada ki iklimsel değişmelerden nasibini alıp eski bitki örtüsünü kaybediyor. Fıstık çamlarının hemen hemen tamamı hasta. Onların yerini başka ağaçlar alacak herhalde. Kayınpederimin kuzeni Franca Teyze’nin bahçesindeki muz bitkileri bu yıl sadece süs için orada durmuyorlar, üzerlerinde ilk defa muz kangalları var.
 
Bu yıl, yine bulutlu bir günde adanın sekizyüzelli metre yüksekliğinde ki dağı Epomeo’ya çıkıyoruz. Ben bu dağın böğürtlenlerini bildiğim için yanımda sepetimsi kaplar göturüyorum. Ve her seferinde başkalarının neden bu böğürtlenleri görmediğini kendime sorarken bu sorunun yanıtını bulur gibi oluyorum. Çünkü bu dağa tırmananların yorgunluktan böğürtlen görecek gözleri kalmıyor.
 
Roma’ya dönmeden bir gün önce Capri Adası’ndan teğet geçip Positano ve Amalfi’yi ziyaret ediyoruz. Yolumuzun üzerinde bir tanesine daha once Rudolf Nuruyev’in sahip olduğu “Deniz Kızları Adaları” var. Denize çok diklemesine inen bu kıyılar gerçekten bakir kalmış. Positano ve Amalfi oyuncaklar gibi renk renk ve üst üste dizilmiş evlerden yapılmış mücevherler gibiler. Burcu burası için sipariş vermemiş olmasına rağmen Ischia’da ki gibi yüksek sesle “Burcu, mutlaka buraları da görsün” diyorum.


Fatih Mika