italiano
Fatih Mika  
 
Güncel
  Geri Dönüş II
  Anneme
  Work Shop
  Kestane
  Mezlaka-i Akdâm
  Modissima feat. Turkey Contemporary Art
  Sergi
  Segno e Insegno
  Çağdaş Türkiye
  40. Sulmona Sergisi 2013
  Gravür Sanatçısı: Fatih Mika
  İzler
  Atölye
  Beklemenin Tadı
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Noel Kokteyli
  deniz kızı
  bahane olmalı
  Edebi Ruhun Resme Aksi
  iyi ki saklamışım
  ayvansaray
  İşkence
  bir güvercin
  siyah selvi
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Ahlat Ağacı
  Küpeler
  cam kırıklarıyla
  Kaktüs
  otlar
  Bonsai
  doldurup heyecanları
  Tebessüm
  Mimar Sinan
  Bulla
  Serçeler
  Değer
  Kumlu Begonya
  Aşk-Meşk
  İrfan Baba
  Deli Sanat
  Çapari
  spookyman
  Ischia Adası II
  Atölye
  bir rüzgar okşar
  Kes Yapıştır
  Arte 3
  boğaziçinde
  yandaki çiçek
  Ben Çingene Olmak İstiyorum
  gecenin dalı yok
  napoliden geçerken
  med cezir
  Picasso
  calò
  Mara
  Antico Caffe Greco
  Dirsek Teması
  Cara Pippa
  İki Kaptan
  Roma Leonardo da Vinci Havaalanı
  San Valentino
  Duman
  Kar Tanesi
  Aziz
  Fatbarla*
  Roma'ya Başlamak
  bisiklet
  Saatler
  Bahçem
  Yaşamak
  Fink Fink II
  Fink Fink
  Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? IV
  Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? III
  Ischia Adası
  Minoo
  Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? II
  Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? I
  Albrecht Dürer
  bir özlemim kalmış
  Çiçekler
  Sanatta raslantının denetimi
  Agop Mehmet Ali
 
 
Temmuz
13
2007
Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? II
 


 
 
Mezbahayı, göl ile denizi birleştiren derenin kenarına kurmuşlardı. Kamyonlarla getirilen sığırlar, koyunlar burada kesilip yüzülür; önce kasabanın, daha sonra da İstanbul’un kasaplarına dağıtılırdı. Döneri ile ünlü “Beyti” bu mezbahanın sayesinde, bu kasbada doğmuştu.
 
Gündüzleri celeplerle kasaplar, sular ve kanlar içindeki mezbahada yüksek sesle pazarlıklar yaparlar, şakalaşırlar; güneş battıktan sonra ise dere kenarını bir sessizlik bürürdü. Artık celep ve kasapların seslerini, mezbahanın biraz ilerisine kurulmuş pavyonlardan anoson kokularına karışmış olarak duyardınız.
 
Bu mezbaha artıkları yüzünden dere kefal kaynardı. Kefal balıkları civa gibidirler. Ağızları küçük olduğu için yiyecekleri emerek yerler. Olta ile yakalanmaları oldukca zor olan kefalleri avlamak için bir çok teknik geliştirmiştik. Bunların en eğlencelisi ilkbaharda solungaçlarına kar suyu kaçan kefalleri yakalamaktır. Sersemleşen bu balıklar sığ sulara çekilip uyurlar. Bunu gören biz çocuklar hemen donlarımızı çıkarıp suya girer, olağan koşullarda ağ ile yakalamanın bile zor olduğu bu kefalleri bir kenara sıkıştırıp yakalardık.
 
Güneş batıpta hava kararınca, sığ sularda da yüzebilecek hafif bir tekneye ağları yüklerdik. Teknenin bir kenarına, içinde yağlı üstibilerin olduğu tahta bir sopaya çakılmış bir konserve kutusunu takardık, buna “malaktar” denirdi. Sinou ile ben avucumuzun içi gibi bildigimiz derede kefallerin oldukları yerleri ağ ile çevirirdik. Birimiz kürekleri çekerken birimiz ağları atardık. Balıklar ağları görup üzerlerinden atlamasınlar diye yalazalı bir ışık saçan malaktarın üzerine biraz gazyağı döküp yakar, alevlerin değipte yaktıkları sivrisineklerin cızırtıları arasında bir ipe bağlı beyaz mermer voli taşını elimize alır, var gücümüz ile suda patlatırdık. Malaktarın ışığı, kefaller gibi bizim de etrafımızı olduğu gibi görmemizi engeller, nesnelerin çizgileri erir, Caravaggio’nun resimleri gibi sadece içinde olduğumuz dunyanın bir parçasını bir anlığına aydınlatır, daha gördüğümüz renklerin, biçimlerin tadına varamadan başka renklere başka konulara geçerdik. Karanlığın içinde gerçeklerin düşlerimizle karıştığı bir dünya oluşurdu. Suyun üstünde sıçrayan karideslerin şıpırtıları da bittikten sonra etrafı bir sessizlik bürür, biz ağları ağır ağır toplamaya başlar, ağa vuran kefalleri ayıklayıp livara atardık. Küreklerden damlayan su damlalarının ahengini, livarda sıçrayan balıkların  gürültüsü parçalardı.
 
Fatih Mika