italiano
Fatih Mika  
 
Güncel
  Geri Dönüş II
  Anneme
  Work Shop
  Kestane
  Mezlaka-i Akdâm
  Modissima feat. Turkey Contemporary Art
  Sergi
  Segno e Insegno
  Çağdaş Türkiye
  40. Sulmona Sergisi 2013
  Gravür Sanatçısı: Fatih Mika
  İzler
  Atölye
  Beklemenin Tadı
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Noel Kokteyli
  deniz kızı
  bahane olmalı
  Edebi Ruhun Resme Aksi
  iyi ki saklamışım
  ayvansaray
  İşkence
  bir güvercin
  siyah selvi
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Ahlat Ağacı
  Küpeler
  cam kırıklarıyla
  Kaktüs
  otlar
  Bonsai
  doldurup heyecanları
  Tebessüm
  Mimar Sinan
  Bulla
  Serçeler
  Değer
  Kumlu Begonya
  Aşk-Meşk
  İrfan Baba
  Deli Sanat
  Çapari
  spookyman
  Ischia Adası II
  Atölye
  bir rüzgar okşar
  Kes Yapıştır
  Arte 3
  boğaziçinde
  yandaki çiçek
  Ben Çingene Olmak İstiyorum
  gecenin dalı yok
  napoliden geçerken
  med cezir
  Picasso
  calò
  Mara
  Antico Caffe Greco
  Dirsek Teması
  Cara Pippa
  İki Kaptan
  Roma Leonardo da Vinci Havaalanı
  San Valentino
  Duman
  Kar Tanesi
  Aziz
  Fatbarla*
  Roma'ya Başlamak
  bisiklet
  Saatler
  Bahçem
  Yaşamak
  Fink Fink II
  Fink Fink
  Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? IV
  Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? III
  Ischia Adası
  Minoo
  Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? II
  Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? I
  Albrecht Dürer
  bir özlemim kalmış
  Çiçekler
  Sanatta raslantının denetimi
  Agop Mehmet Ali
 
 
Aralık
26
2010
İşkence




Üzerimde  Akdenizin tuzlarıyla karışmış terden sırılsıklam gömleğim, ayağımda bez ayakkabılarımla, kenarlarındaki otları kurumuş yokuş yolu tırmanıyorum. Siyah volkanik taşlarla örülmüş duvarların arsındaki bu tozlu yol da sanki hiç bir şey konuşmak istemiyor. Bu herhalde adalılara, adaya ait bir şey; söylediğiniz her kelime belkide uzaklara gidemeyip adada kalıyor. Evler, işgal edilmiş toprakların üzerine kaçak yapıldıkları; asmalar bu kaçak topraklarda salkım salkım tatlı üzümler verdikleri; kadınlar ve erkekler bu kaçak topraklar üzerinde gizli aşklarını sakladıkları için konuşmak istemiyorlar. Ben de bu ağustos güneşi altında başkalarını değil de kendimi dinlemek istiyorum.
 
Birden karşıma “Il Torchio” ( Pres) adlı bir lokanta çıkıyor. Hergün çalışırken okşadığım kendi presim aklıma geliyor ama pres ile lokantanın adı arasında bir türlü ilişki kuramıyorum. Dar merdivenlerden çıkıp geniş ve boş lokantaya giriyor, camın kenarındaki bir masaya oturuyorum. Uzaklarda buğular arasında Vezüv Yanardağı ve Napoli Körfezi var. Körfezin sol tarafında önce Procida Adası, sonra Vivara Adası, daha sonrada Aragonese Kalesi ile Ischia Adası birbirlerinin ellerinden tutarak ayaklarımın altına kadar geliyor. Körfezin sağ tarfında Sorrento Burnu’ndan sonra Capri Adası gözüküyor. Capri Adasında bir politik sürgün Maksim Gorki, küçük çakı bıçağı ile bir kablumbağın kabuğuna adını kazıyor. Belki de kağıtlara yazdıkları ile hatırlanacağından emin değil de bu kablumbağın kabuğuna yazdığı ile unutulmamak istiyor.
 
Ben lokantanın merak ettiğim adını unutmuş, dünyada güzel şeyler  istemenin bedellerini düşünmeye başlamışken, masaların arasından bana hayretle bakan birini görüyorum. Öğlen yemeği müşterisine alışmamış bu garson, bana “buongiorno” dedikten sonra, benim konuşmamı bekliyor.
 
- Bir spagghetti yemek istiyordum “arrabbiata” (kızgın-acı).
- Bu saatte müşteriye hazır değiliz ama spagghettiyi şimdi hazırlatırım.
Deyip kaybolduktan bir müddet sonra, elinde spagghetti tabağı ve çatal-bıçakla geri döndüğünde bir kadeh de kırmızı şarap istiyorum. Garson sandığım bu kişi onunla sohbet etmek istediğimi anlamış olmalı ki, elinde iki kadeh ile gelip karşıma oturup benim konuşmamı bekliyor.
 
- Sabah denize gittim. Kumsala boylu boyunca uzanıp güneşlenmeyi hiç sevmem. Deniz kadın gibidir benim için. Sadece yüzmek ve güneşlenmekle sınırlayamam denizi. Günbatışlarında rengten renge geçişlerini seyretmem; ay karanlıklarında yakomozlarının gizli ışıklı dünyasında gezmem; beyaz mermer voli taşlarıyla sularını dövmem; pullu balıklarını ağlardan ayıklamam; derinliklerine iskandiller bırakmam; kış günlerinin soğuk sularında ellerimi üşütmem; sıcak yaz günlerinde içinde ferahlamam; yosun ve tuzunun  kokusunu duymam; fırtınalarından çekinmem; çiğ düşmüş teknelerde sırılsıklam ıslanarak sabahı beklemem; beni aldatacağından korkmam; beni hep sevdiğinden emin olmam gerek.
Baktım turistlerin arasında canım sıkılıyor, alıp başımı kendimi tepelere vurdum. Lokantanızın adı dikkatimi çekti, neden “ Il Torchio”?
 
- Ischia Adasının diğer bir adı da Yeşil Adadır. Biz adalılar yaşantımızı hep tarımla sürdürmüş; bağcılık, şarapçılık yapmışız. Pres, şarap yaparken üzümlerin sıkılmasında bizim en yakın dostumuz olduğu için bu adı koyduk lokantamıza. Bizim kökenimizde şarap yapmak var.
 
Akdenizin, sularının  ortasındaki bu adada  köylülerle konuşacağım aklıma gelmemişti ama adalıların denizden anlamadıklarını çoktan biliyordum. Denizde büyümüş bir İstanbul çocuğu olarak ne zaman denizi olan bir yere gitsem, denizle ilgili olan herşeye bakar ortak nesneler, ortak hikayeler bulmak; ortak olmayanları öğrenmek isterim. Ischia Adasına ilk geldiğimde de teknelerini, küreklerini, dümenlerini, ağlarını, oltalarını incelemiş bu nesnelerin benim bilmediğim bu denizde bilmediğim şekillerde neden yapıldığını anlamaya çalışmıştım. Ischia’daki teknelerin küreklerinde iş yoktu. Kürek yapmasını bilmeyenler iyi denizci olamazlardı. Oysa İstanbul’da sandalların kürekleri şiir gibidirler. Mümkün olduğunca su tutacak kadar enli olan uçları giderek daralarak sağlam yuvarlak sapları ile yumruya kadar gelir, sonra bir kas gibi genişler, daha sonrada elle rahatça kavranacak kadar incelirler. Iskarmozu, terazinin ibresi gibi düşünürsek, küreğin deniz tarafında kalan kısmının ağırlığı ile küreğin teknenin içinde kalan yumru kısmının ağırlığı dengeli olmalı “fış fış kürek çeken kayıkçıyı” yormamalıdır. Boğaziçi’nin akıntılı sularında bu küreklerle kayıkçılar bir kıtadan bir kıtaya yolcu taşımış; karanlıklar içinden reisin haykırmasıyla çelik çeken tayfalar, ağları bu küreklerle denize döküp balık sürülerini çevirmiş; bu küreklerle Marmara’nın ortalarına gidip kılıç-balıklarına parakede bırakmış; sevgililer bu küreklere güvenip denizin ortasında sevişecek kendilerine ait dünyalar kurmuşlar.
•••
Televizyonu açıp kanal kanal dolaşırken bir belgeselde takılıyorum. Kimbilir ne zaman başlamış? Ben kimbilir neresindeyim? Güneydoğuda sonbahar. Konuşması yöreye özgün ama sakin bir şekilde, yaprakları yeşille sarılar arasında değişen, cam gibi şefaf salkımlarla dolu asmaların içinde gezinirken, asma dallarını okşuyor amca. “ Baraj yapılınca bizim bağlarımız sular altında kaldı, biz üzümsüz kaldık. Ben bu bağı parasını verip kiraladım.” diyor. Ailenin fertleri asmalardan kestikleri salkımları sandıklara yerleştiriyorlar. Sonra beton havuzlarda ayaklarına yeşil çizmeler giymiş gençler bu üzümlerin şırasını çıkarıyorlar. Başına geleceklerden habersiz, sarı-yeşil bir su akıp kazanlara doluyor. Kalan üzüm posasındaki son şırayı da çıkarmak için bir preste (Il Torchio) sıkıştırılıyor posa. Delikanlı adını söylüyor presin “işkence”. Altına ateş yakılmış büyük kazanlara doldurulup  kaynatılan bu üzüm şırasına bir ara bir kovada ayran katıyorlar rengi açık olsun diye. Bir genç büyük bir sopa ile karıştırıyor kazanı, dibi tutmaması için. Şıra sertleşirken ağır ağır fokurduyor. Geniş bezlerin üzerine kepçe ile yayılan ve beze yapışan bu bulamacı, çamaşır gibi rüzgarda kurutuyorlar. Kuruyan bu bulamaçları kadınlar yere bağdaş kurup bezleri ıslatarak çıkarıyorlar. Aşklar gibi İşkencelerden geçen güzelim salkımların pestilleri çıkıp tıpkı gravürler gibi bize güzel tadlar veriyorlar.


Fatih Mika