italiano
Fatih Mika  
 
Güncel
  Geri Dönüş II
  Anneme
  Work Shop
  Kestane
  Mezlaka-i Akdâm
  Modissima feat. Turkey Contemporary Art
  Sergi
  Segno e Insegno
  Çağdaş Türkiye
  40. Sulmona Sergisi 2013
  Gravür Sanatçısı: Fatih Mika
  İzler
  Atölye
  Beklemenin Tadı
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Noel Kokteyli
  deniz kızı
  bahane olmalı
  Edebi Ruhun Resme Aksi
  iyi ki saklamışım
  ayvansaray
  İşkence
  bir güvercin
  siyah selvi
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Atölye
  Ahlat Ağacı
  Küpeler
  cam kırıklarıyla
  Kaktüs
  otlar
  Bonsai
  doldurup heyecanları
  Tebessüm
  Mimar Sinan
  Bulla
  Serçeler
  Değer
  Kumlu Begonya
  Aşk-Meşk
  İrfan Baba
  Deli Sanat
  Çapari
  spookyman
  Ischia Adası II
  Atölye
  bir rüzgar okşar
  Kes Yapıştır
  Arte 3
  boğaziçinde
  yandaki çiçek
  Ben Çingene Olmak İstiyorum
  gecenin dalı yok
  napoliden geçerken
  med cezir
  Picasso
  calò
  Mara
  Antico Caffe Greco
  Dirsek Teması
  Cara Pippa
  İki Kaptan
  Roma Leonardo da Vinci Havaalanı
  San Valentino
  Duman
  Kar Tanesi
  Aziz
  Fatbarla*
  Roma'ya Başlamak
  bisiklet
  Saatler
  Bahçem
  Yaşamak
  Fink Fink II
  Fink Fink
  Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? IV
  Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? III
  Ischia Adası
  Minoo
  Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? II
  Hala Tombouktou Gölü’nde miyim? I
  Albrecht Dürer
  bir özlemim kalmış
  Çiçekler
  Sanatta raslantının denetimi
  Agop Mehmet Ali
 
 
Eylül
19
2009
Çapari
Yemyeşil çimenlerin kapladığı futbol sahasını basan tertemiz yağmur sularının içinden hızla geçip, menteşesi otombil lastiğinden yapılmış tahta bahçe kapısını hafifçe kaldırarak itip bahçeye giriyorum. Poyrazın, kavak ağaçlarının çıplak dallarını birbirlerine kırdırarak çıkarttığı seslerin arasından Çiko nasılsa kapının gıcırdıtısını duyup  koşup beni karşılıyor. Ben Çiko’nun çamurlu ayakları ile üzerime atlamısını engellemek için kafasını tutup okşuyorum. Artık benim de evim sayılan bu balıkçı barınağının girişinde yeşil lastik çizmelerimi çıkarıyor Sinou evde olmasa bile ben odaya giriyorum. Borusu kızarmış ince saç sobanın yanındaki divanın üzerine oturan Meryem Teyze yün örüyor. Sobanın içindeki alevleri kandırıp kendine çekmeye çalışan poyraz, uğuldayarak yalanlar söylüyor. Pehlivan Amca pencerenin yanındaki divana oturmuş, önüne küçük masayı çekmiş, çapari bağlıyor. İnce misinaların, beyaz kaz tüylerinin, alacalı kahverengi hindi tüylerinin, kırmızı ibrişim makaralarının, tırnak makası, çakı ve üzeri iğnelerle kaplı bir mıknatısın olduğu bu masa bana derin sulara bırakılacak takımların henüz kimsenin bilemeyeceği  gizlerle dolu öyküler  fısıldıyor.
Birgün Pehlivan Amca bana çapari bağlamayı öğretiyor. Kösteklerin boylarının aynı olması için misinayı elime sarmayı, kösteklerin uçlarına düğüm atmayı, iğne ile kaz tüylerini koparıp kırmızı ibrişimlerle bağlamayı. Sonra bir sandalyenin arkasında gerdanlıklar gibi onlu, onbeşli, yirmili takımlar hazırlayıp eski okul defterlerinin içinde saklamayı.
Takım sandığını tekneye götürüyorum. Bu, içinde balık takımlarının, iskandillerin, zogaların, zargana ipeklerinin, iskandilleri parlatmakta kullanılan bir ilaç şişesine konmuş civanın bulunduğu, yediği tuzlu deniz sularının verniğini silip süpürdüğü ahşap bir sandık. İskeleye bağlı teknenin düğümlerini çözüyoruz. Gri bulutların, sert rüzgarın altında; derenin çırpıntılı sularının üzerindeyiz. Ben küreklere oturup teknenin başını haylaf pilajına doğru çeviriyorum. Arkamda karmakarışık bir ahşap heykel gibi dereyi enlemesine kesen Kızılay Köprüsü. Pehlivan Amca on beygirlik Viscontin marka motorun ipini çekiyor. Gürültü ile çalışan motoru rolantiye alıp poyrazın alçattığı sularda karaya oturmamak için yavaş yavaş ilerliyoruz. Sol tarafta, yüksek kavak ağaçlarının altındaki balıkçı barakaları sanki ısınmak için birbirilerine sokulup kış uykusuna yatmış, sessizce kışın geçmesini bekliyorlar. Ahmet Reisin ispenç horozları, Münir’in güvercinleri ortalıkta yoklar. Soğuk rüzgarı yemek istemeyen köpekler, kazdıkları çukurların içlerinde kıvrılmış uyuyorlar. Martılar sığ sularda sıkıştırdıkları yavru balık sürülerine çığlıklar içinde dalıyorlar.
Kıyaltından çıkıp yavaş yavaş denize açıldığımızda rüzgar şiddetini arttırıyor, dalgalar irileşiyorlar. Bizden önce denize açılan balıkçıların rengarenk teknelerinin olduğu sulara geldiğimizde Pehlivan Amca motoru durduruyorö yekeyi çıkarıyor. Gürültüsü kesilen tekne su şıpırtıları arasından kuğu gibi süzülerek  yavaş yavaş karnını rüzgara yan veriyor. Biz tekneyi öylece akışa bırakıp çapari takımlarını suya indiriyoruz. Ellerimiz, iğnelere dokunacak balıkları arıyorlar. Birden Pehlivan Amca “Balık on kulaçta.” diyor. Takımları on kulaça indirip ben de balığı buluyorum. Gümüş gerdanlıklar gibi dolan takımları tekneye alıyor, balıkları ayıklayıp livara atıyor, tekrar mavili yeşilli sulara bırakıyoruz. Rüzgarın ittiği tekne yavaş yavaş açılıyor, dalgalar irileşip köpükleniyorlar. Buz gibi sudan donan parmaklarımı kapatamıyorum. Pehlivan Amca “Takımları suya indirme, akış başı yapalım.” diyor. Motorun ipini çekip çalıştırıyor, yekenin başına geçiyor. Ben motorun paslı küçük bir top gibi olan egsozuna ellerimi uzatıp ısıtmaya çalışıyorum. Ellerim ısınacaklarına acıyorlar. İçimden ağlamak geliyor, Pehlivan Amca görür sonra beni bir daha balığa götürmez diye korkuyor, kendimi tutuyorum. Akış başına gelince duruyor tekrar takımları suya indiriyoruz. Çaparilere dolan balıkları, karanlık suların içinden çekerken balıklar sağa sola yalpalayan bir sarhoşun elindeki bıçak gibi parıldıyorlar. Bir kaç akıştan sonra Pehlivan Amca da üşüyor, “Kıyıya gidip birer sıcak çay içelim” diyor. Ben tekrar egzosun yanına gidip ısınmaya çalışıyorum.
Livarı doldurup kıyıya döndüğümüzde Pehlivan Amca balıkları madrabaz Hayri’ye satıyor. Ben payıma düşen bir torba balığı alıp evin yolunu tutuyorum. Balıkların yüzgeçlerinin deldiği torbadan damlayan kanlı sular şıp şıp yola düşüyorlar.

Fatih Mika